
Halit Yiğit Gündüz
by Hüseyin Eren Arslan
Eren: Bize biraz kendinden ve matematiğe karşı ilginden bahsedebilir misin?
Halit Yiğit: Bir ara Üsküdar Amerikan Matematik kulübünde bir şapka modası vardı, İlker Hoca’ya sorarsanız hatırlar, onun suçlusu benim. Dolabımda halloween temalıdan günlüğe pek çok çeşit şapka var, şapkaları seven bir insanım. Bunun dışında koşup atlamayı seven biriyim, zamanım oldukça parkur yapıyorum. Müzikle çok ilgileniyorum. Şu anda bile görüş alanımda 5-6 enstrüman var. Casio Vl-1 bu, hesap makinesi ve müzik aletinin birleşimi. Ona bir şapka takarsanız beni elde ediyorsunuz :) Matematiğe ilgim nerden başladı bilmiyorum. Çok tipik bir “küçüklükten beri matematiği çok severim” olayı var aslında. 4-5 yaşındayken plakalardaki sayıları okumak hoşuma giderdi, annemle bankaya gider sıra numaralarını okumaya çalışırdım. Diğer herkes gibi ben de aritmetikle başladım, artık çok sevmiyorum. Hesap yapmak çok benlik değil. Genel olarak mantıksal şeylerle oynamayı seviyorum diyebilirim, buradan geliyor matematik sevgim de. İlkokulda da vardı bu, mesela: “Biz açılara bakıyoruz da burdan bir şekilde kenar uzunlukları da çıkmalı çünkü belli yani” falan gibi düşüncelerim vardı. Sonra öğrendim trigonometri diye bir şey varmış :D Herkes 3’ten 5 çıkmaz, 3 2’ye bölünmez diye düşünürken, önden gidip “negatif sayıları kullanın, buçuklu sayılar da var ya” diyerek kafa tutmayı severdim. Ama o, “ben bu hayatta matematik yapıcam kardeş” fikri lisede gerçekleşti. 5 yıl matematik kulübüne gittim. 9-10 sıraları ilgim akademik açıdan artmaya başladı. İşlem yapmak bir yere kadar götürüyor insanı, önemli olan o işlemin nereden geldiği ve neden ortaya çıktığı: soyut cebir, çok severim kendisini. “3 Blue 1 Brown” gibi kanalları hepimiz bilir, severiz. Onun videoları ile mesela, kafamda bir şey gerçekten tıkladı yani. Onları izlerken “Matematik nasıl anlatılır?” sorusu biraz kafamda oturdu aslında. Çünkü matematiği anlamak için sezgisel bir şey gerekiyor ve mutluyum ki bu bende var. Ama bu “sezgisel anlayışı” başkasına anlatabilmek çok ilgimi çekti. O noktada matematik günümün büyük bir kısmını kaplamaya başlamıştı. Kendiliğinden gelişen bir şeydi bu aslında, sabah akşam meraktan matematikle ilgili bir şeylere bakıyordum. 11-12. sınıf dersler de çevrimiçiyken, ben matematik HL hocam İlker Hoca'yla her dersten sonra en az 5-10 dakika kalıp bir şeyler tartışıyordum. İlker hoca bir yerden sonra beni kovalardı hatta “Bu ne, ben bilmiyorum bunları, git araştır." diye. :D Gereksiz romantize etmeye de gerek yok, hiç matematiğe doymuyorum demiyorum. İnsan bazen bıkıyor, dönem dönem gelip gider. Benim önerim -matematik olsun olmasın, herhangi bir alan için- işlerinden kurtulmak için bir şeye dönüyorsan ve bu konuda bilgi dağarcığını geliştirmek hoşuna gidiyorsa ona odaklan. Ben mesela matematiği gerçekten sevdiğim için okuyorum. Burada finansa kayan ve neden burada olduğunu bilmeyen insanlar da var. Eğer ki bir şeyi neden yaptığını biliyorsan neden yaptığını da bilirsin ve doğal olarak nasıl yapacağını da çözersin. Üniversite bazında baktığınızda, hoca yüzlerce kişilik sınıfın anlama durumunu takip edemiyor. Sorunuz olunca office hour’a gitmek sizin sorumluluğunuzda ki ben her zaman bu zamanları değerlendirmenizi öneriyorum. Hoca gelip tanım veriyor mesela ve sizin o tanımın nereden o tahtada yazdığını anlamanız için hakkında düşünebilmeniz lazım. Bu da kişisel ilgi ve zaman gerektiriyor. Bu noktada “Formül ver kullanıyım.” diyenle matematiği matematik için yapan ayrılıyor.
Eren: Matematik okumanın artı ve eksileri hakkında bize kendi deneyimlerinden bahsedebilir misin?
Halit Yiğit: CS(computer science) gibi bölümlerde parasal getirisi için okuyan birçok kişi var ve haksız da değiller. Yazılım, programlama sürekli gündemde ve iş arayan bölümler. Matematikte bu yok değil, ama gerçekleri konuşalım, biraz arada kalmış bir kategori. Ben yaptığım işi severek yapmayı zengin olmaktan daha öncelikli konuma koyuyorum. Yanlış anlamayın, matematikte de oldukça farklı iş olanakları var, çok fazla alana kaymak da mümkün. En basiti doğal bilimler. Her dala uygulanan bir şey olması çok güzel. STEM içerisinde her alana uzanmak mümkün. Bunun yanı sıra şirketlerin gelir hesaplamaları da yine matematiksel formüllerle oluyor. Matematik günlük hayatta her şeyin içinde olduğundan iş imkanı bulmak düşünüldüğü kadar zor değil. Bunun yanı sıra matematikle ilgilenmek insandan belli şeyler bekliyor. Sadece verilen bir formülü metodik olarak kullanmayla yapılacak bir şey değil. Matematiğin temelinde sezgisel ve mantıksal zorunluluğu var. Ben bunu bir artı olarak görüyorum, insanı farklı ve yaratıcı düşünmeye itiyor. Ama bununla birlikte şu da var; bazen insan kendini kayıp hissediyor. Lise matematiğinden çok farklı. Lisede sevdiğiniz soru çözme sevgisi bazen üniversiteye taşınmayabiliyor. Bu anlamda pişman olan tanıdıklarım da var. Ben kişisel olarak araştırdığım için, aşina olduğum konulardı ve çok farklı bir durum değildi ancak bu herkes için böyle olmayabiliyor. Kendi araştırıp öğrenmeye alışık olmayan insanlar için bazen hayal kırıklığı yaratabiliyor. Benim size önerim, matematik okumak istiyorsanız bir sürü youtube kanalı var, her gün de artıyor. 3Blue1Brown kanalının yaptığı bir video yarışma var “The Summer of Math Exposition” adı altında. Buradan birçok ilginç konu ve matematik kanalı bulmak mümkün. Bu tarz şeylerde kendinizi biraz kaybedin, gerçekten derine dalıp zaman harcayın. Bunu yaparken “Bu ne ya, ıy!” dediğinizi hissediyorsanız kendimce bir öneri olarak başka bölümlere de dönmeye açık olun diyebilirim. İlla tutkuyla bağlı olmanız gerekmiyor tabii ki ama ilginizi çekmesi sizin mutluluğunuz için önemli. Ne okuyacağınızı bilmemek çok doğal, bu konuda yapılacak en iyi şey araştırmak ve pişman olacaksanız bile bir şeyleri denemek.
Eren: Hong-Kong’da günlerin nasıl geçiyor, bize biraz öğrenci hayatından bahsedebilir misin?
Halit Yiğit: Burada günlerim iyi geçiyor aslında, lisede olduğu gibi burada da oldukça müzikle ilgileniyorum, arada şansım olduğunda matematik yarışmalarına katılıyorum. Biraz Hong Kong’dan bahsedeyim. Aslında aşırı farklı değil. İnsanlar uzak doğu dendiğinde korkuyor, yabancı geliyor onlara sanırım, Çin falan.. Bir yandan evet, bir yandan hayır. Kültür olarak ilginç bir yer hem Batı hem Uzak Doğu etkisi var. Ben seviyorum şahsen, güzel ve kesinlikle gelişmiş bir yer. Birçok etkinliğe erişimim var. Zaten Hong Kong küçücük bir yer, onu da söylemek lazım. Nüfus dağılmış şekilde: Kowloon Yarımadası, Hong Kong Adası ve New Territories şeklinde. Kowloon ve Kong Kong adaları aslında yüz ölçümü olarak Kadıköy kadar ama gerçekten kalabalık. Bazen İstanbul'dan çıkıp Kadıköy ilçesine gitmiş gibi hissediyor insan ama olduğundan daha büyük hissettiriyor, ulaşım altyapısı çok iyi. İnsana büyük geliyor. Kurallar çok katı, arada sıkıyor. En önemlisi, burada yaşayınca, insan Uzak Doğu'nun neden uzak olduğunu öğreniyor. Bu coğrafiden çok kültürel bir uzaklık. En başında dil var. Çince tek bir dil değil, mesela burada Kantonca konuşuluyor, genelde Mandarin gelir akla en yaygını o. Ben denesem de çok öğrenemedim, çok farklı ve öğrenmesi çok zor. Dilin yanında çin tarihi ve kültürü de var tabi. Bazı tiplemeler vardır, Asyalı aileler çocuklarını sürekli zorlar falan gibi, tarihine bakınca nedenini görebiliyorsunuz, bunlar binlerce yıllık şeyler. Mesela bu tipleme hükümet memuru olup sarayda yaşama şansı kazanmak için yapılan baskıdan geliyor, hakkında okumanızı öneririm. Batı kültüründe Beatles gibi “herkes bilir” diye düşündüğünüz şeyleri burada bilmeyebiliyorlar ve aynı şekilde siz de onların çocukken takip ettiği insanlara, filmlere uzak kalıyorsunuz. Bu yönden ciddi bir kültürel duvar var, coğrafi uzaklıktan farklı bir şey bu. Genel olarak bakınca ise Hong Kong’da hayat güzel, öneririm yani.
Eren: Peki Hong Kong’da ilk gittiğinde ve şu an yaşadığın zorluklar hakkında bizimle ne paylaşabilirsin?
Halit Yiğit: Ben İstanbul’u sevmeyen bir insanım doğrusu, bazı küçük şeylerine çok takılırım. Mesela yerler tozludur, kirlidir. Ya da niye zemin düz değil mesela? Ben takılıyorum bu şeylere. O yüzden Hong Kong’a bir geldim: Ay tertemiz! Çok hoşuma gitmişti. Akşamları belediye araçları kaldırımları yıkıyor falan; sağlam, düzenli yapılar. Yazın İstanbul’a döndüğümde fark ettim, İstanbul’da renk yok. Mesela arabalara bakıyorsunuz ya siyah ya gri, taş çatlasa lacivert. Spor ayakkabılar bile böyle, ben hep mavi giyerdim mesela eskiden. Hong Kong böyle değil, çok renkli bir yer. Bunlar benim ilgimi çekiyor, mutlu ediyor. Ama tabii ki zorlukları da var. Spesifik olarak benim dönemimde Covid gerçekliği vardı. Hong Kong karantina konusunda çok sıkı bir yerdi. Ben son ucunu gördüm, ben de şanslı sayılırım ama mesela gittiğimde karantina oteli falan zorunluydu. Yasal olarak maske zorunluydu ve dünyadaki en uzun maske sürelerinden biri buradaydı. Benim ilk sömestr derslerim online’dı bu arkadaş etme konusunda işleri fazlasıyla zorladı. Kışın ben buradayken herkes ailesinin yanına gitmişti mesela, yanlız hissetmiştim. Benim için en zoru buydu sanırım. Bundan sonra gelecekler için alışma süresi daha kolay olacaktır. Özellikle Üsküdar Ameirkan öğrencileri için, çünkü mesela burada Üsküdar’dan gelen 3 kişi var. Tanıdık, soru soracak insan var. Ben geldiğimde böyle bir durum yoktu, dünyanın öbür ucunda kendi kendime bir şeyleri çözmeye çalışıyordum sadece ve tanıdığım hiç kimse yoktu. Şu an tabii ki hayat çok daha kolay. Beni çok etkilemese de Türk kültürüne bağlı olanlar için biraz zor olabilir. Ben bu konuda çok bağlı değilim şahsen. Hiçbir zaman “Ay ben sabahıma çayımı içip simidimi yemeden başlayamam!” diyen biri olmadım, mesela sıcak çay bile sevmem. Dolayısıyla yemek kültürüne bağlıysanız zorlanabilirsiniz. Mesela ben burada oldukça severek tavuk ayağı, ipek böceği çorbası falan yedim. Yaygın yemekler bu kadar abartı değil tabii ki. Yoksa o kadar da farklı değil; yine makarna var, pirinç var. Pilav değil, pirinç diyorum çünkü gerçekten sadece haşlıyorlar, Türkiye’deki ekmek tüketimi gibi. Eğer Hong Kong düşünen öğrenciler varsa, ki ben tekrar ve tekrar öneririm, bunu göz önünde bulundurabilirler. Ama burada bir dipnot düşmek de lazım. Dünyanın her köşesinden tanıdıklarımla konuştuğumda, bu kültür şokunun buraya özgü olmadığını söyleyebilirim. Kanada’ya da gitseniz, Hong Kong’a da gelseniz o kültür farklılığı hissediliyor. Umudunuzu kırmasın bence bu global biri olma konusunda çok önemli.
Eren: Peki, Hong Kong fikri nereden geldi? Çok görülmüyor doğrusu, genelde Amerika, Avrupa duyuyoruz. Nereden aklına geldi Hong Kong?
Halit Yiğit: Biraz kalp kırıklığı hikayesi aslında. Benim ilk tercihim Amerika’ydı. 19 okula başvurmuştum ve canım çıkmıştı essayler, başvurular derken. Amerika’dan bir tane bile kabul gelmeyince bütün umutlarım kırıldı. O noktada Hong Kong’dan kabulüm gelmişti, belki ben de bu yüzden waitlist’e atan okulların çok da peşinden koşmadım. Amerika bazen piyango gibi gerçekten. Neden Hong Kong diye soracak olursanız, çok doğal merak etmek. Üsküdar’dan çıkıp Hong Kong’a gelen ilk kişi benim. İşin komik kısmı, reklama evet dedim. Danışmanım önerdi; burs imkanı ve matematik programı vardı University of Edinbrugh ile. Benim için güzel bir motivasyon kaynağı oldu o. Hem Hong Kong hem İskoçya’yı görüp üstüne iki diploma almak mis gibi bir şans doğrusu. Akademik başarıdan yüksek miktarlarda burs almak çok zor değil. Mesela ben “top scholarship” alıyorum. Okul masrafları dışında yurt masrafı karşılanıyor ve harçlık parası veriliyor. Bu inanılmaz iyi bir imkan. Hayatınızı gerçekten kolaylaştıran bir şey. Amerika başvurularına kıyasla başvurusu da kolay. 15-20 essay en az yazacağınıza bir motivasyon mektubu yazıyorsunuz ve iş bitiyor. Uluslararası öğrenci almaya da açıklar ve hatta danışmanlara kendileri reklam yaparak uluslararası öğrencilere ulaşmaya çalışıyorlar. Konu okul olduğunda isim her şey değil. Bu, “Ben okul okuyacağım, mezun olacağım, işe gireceğim, bir daha da okul yüzü görmeyeceğim.” diyen biri için geçerli olmayabilir. Ama planda en azından bir yüksek lisans varsa isim gerçekten aşırı önemli değil. Daha önemli onlarca şeyler var. Amerika’ya baktığımda ben tamamen bir endüstri görüyorum. Çok fazla para dönüyor orada. Başvuru ücreti, SAT ücreti, okul ücreti derken her şey katlanıyor. Ülkenin de ekonomik durumunu göz önünde bulundurduğumuzda çok can sıkıcı olsa da çok zor bir durum. Uluslararası öğrenci olmak üstüne burs istemek işleri zorlaştırıyor. Bunları umut kırmak için söylemiyorum, tabii ki deneyin, ben de denedim. Pişman de değilim. Sadece, tüm yumurtaları aynı sepete koymamak gerekiyor. Lisans seviyesinde okullar arasında dersler o kadar da değişmiyor o yüzden kendinizi tek bir okul veya bölgeyle sınırlamayın. Fakülte kalitesi çok daha önemli. Öğretmenler gerçek farkı oluşturuyor ki ben CityU’dan bu anlamda çok memnunum. Hocalara gece yarısı mail atıyorsunuz ve anında cevap geliyor. Mesela ben soyut cebir dersine kaydolamadığımda hocaya mail atmıştım ve hoca çok pozitif bir tavırla beni dersine dinleyici olarak kabul etmenin yanında, ödevlerimi notlandırarak sınava bile girmeme izin vermesi diğer okullarda zor bulunacak bir şey. Öğrenmek istediğimde karşılığını alabilmek ve bu imkanların bana sağlanması okulun isminden çok daha önemli. Mutlu olmak kişinin kendisinden gelir, bu konuda her şeyi okul ismine bağlamamanızı öneririm.
Eren: IB yaptığını söylemiştin, IB yapan, veya yapmayı düşünen diğer öğrenciler için öneri veya tavsiyelerin var mı?
Halit Yiğit: Özellikle Üsküdar çapında konuşmak gerekirse, çünkü okuldan okula çok değişiyor doğrusu, herkesin duyduğu bir şeyle başlamak lazım. “Extended Essay, IA, sınavlar üst üste geliyor, erken başlayın çocuklar.” Herkesin duyup nereden başlayacağını bilemediği şeyler bunlar. Ne yapmamanız gerektiği size çok geç olana kadar söylenmiyor, gerçekleri konuşmak lazım. Bu noktada gerçekten önceden başlamak için hocaları dürtmek gerekiyor. Çok doğal, hocalar da oldukça yoğun. Bunun dışında IB’nin en önemli olayı, ve benim de en sevdiğim yanı: mantık. Bunu şu anlamda söylüyorum; formülü al, uygula geç düşüncesi yok. Konuyu gerçekten anlamak gerekiyor. IB müfredatı düşünülerek hazırlanmış ve düşünülerek öğrenilmesi gereken bir müfredat. Bu noktada öğrencilere en büyük önerim anlamadan geçmemek ve anlayana kadar hocaların peşini bırakmamak. Ezberleyip geçerek veya çıkan soruyu yaparak yapılmıyor IB. Bence anlayıp anlamadığınızı anlamanın en kolay yöntemi anlatmak. Başka birisini konuyu neyin nereden geldiğine inerek anlatabiliyorsanız o konunun sorularını da anlar, yaparsınız. Bu noktada aylar boyunca past paper çözüp, soruları ezberlemenin gereksiz olduğunu düşünüyorum. Olay eski bir soruyu çözmek değil, sınavdaki yeniyi çözebilmek.
Eren: Benim sorduklarım dışında okurlarımızla paylaşmak istediğin herhangi bir şey var mı?
Halit Yiğit: Var, öncelikle gerçekten çok ama çok teşekkür ediyorum. Beni tanıyan herkese de selam söylüyorum :) Beni biraz şaşırttı doğrusu. Zamanında logosunu ben tasarlamıştım Math Chronicles’ın, mutlu ediyor beni Üsküdar’la iletişimde kalmak. Her Türkiye’ye geldiğimde de çok ciddi bir şekilde ilk iş gittiğim yer Üsküdar Amerikan oluyor. Hala arada haftanın sorusuna bile bakarım, neler dönüyor diye. Şapka takın, mutlu kalın ve matematik yapın, matematik kulübüne de bir göz atın diyorum. Son olarak matematikte soru çözememek çok doğal, her gün çözemediğim sorularla cebelleşiyorum.
